« Önceki | Sonraki »

26/11/2006

ateş üzerine

XVIII. yüzyılın ünlü şairi Şeyh Galib, belki de bütün divan şiiri macerası boyunca ateşten en çok bahseden ve aşkı bir ateş ile izaha çalışan yegane adamdır.

Bir yandan İstanbul ufuklarını yalayıp yok eden yangınlar görmüş, diğer yandan Mevlânâ’nın aşkı izah ederken özetle söylediği “Hamdım, piştim, yandım” vetiresinden ilham almış ve sonuçta tasavvufî düşüncelerini ateş ve yanma üzerine teksif ile söylediği beyitleri de alev alev tutuşturmuş, okuyucunun yüreğini de yakmıştır. Ünlü eseri Hüsn ü Aşk’ta Benî Mahabbet (Sevgioğulları) obasını tavsif ederken,

Giydikleri âfitâb-ı temmûz

İçtikleri şu’le-i cihân-sûz

Erzâkları belâ-yı nâgâh

Ateş yağar üstlerine her gâh




diyecek derecede ateş ile ünsiyet peyda etmiştir. Dediğine göre o kabilede herkes “Temmuz güneşini giyerler, cihanı yakan ateşi içerler. Erzakları apansız geliveren belalardan ibaret ve üzerlerine her an ateşler yağmakta...”

Galib Dede ve Efendim dediği Mevlânâ’ya göre neydeki yanık nağmeler aslında birer hava değil ateştir ve o ateşi tadmayanlar aşktan behremend olamazlar. Aşk ateşi, kalpte hararetin artmasıyla tutuşan ve insanın bütün benliğini yangınlara veren değerli bir varlıktır ve gönlünde bu ateşi taşımayanlar hiç yaşamamış sayılsalar yeridir. Nitekim tasavvufa göre insan ateşin sınavından geçerek arılık kazanır ve aslı nur olan melekler derecesine ancak ateşten sonra yükselir.

Ateş, evrenin kurucu unsurlarından (anasır-ı erbaa) biri, belki birincisidir. Toprak, hava ve su aslında ateşi de içeren, yahut ateş ile değişen ögelerdir. Bu yüzden tabiatta hızla değişen pek çok şey ateş kullanılarak dönüştürülür, yahut ateş ile terbiye edilir. Sanayide kağıttan kumaşa, çelikten kuartza kadar hemen her alanda ateş tam bir dönüştürücü ve terbiyeci olarak görülür. Havayı, suyu ve topraktaki maddeleri değiştiren de hep ateştir. Demiri işlemek de, yemeği pişirmek de ateş iledir.

Ateşin maddeleri ayrıştırması veya hall ü hamur etmesi özelliği onu yüksek mertebelere çıkarır. Nitekim insanın maddesi ile manasını da birbirinden ateştir ayıran. Yine ateştir ki insanı acılar, ayrılıklar ve azablarla harmanlayıp pişirebilir. Sonuçta kirlerinden arınan insan İlahi tecellilere hazır hale gelir. Bu hâlin devamında insan semenderleşir ve ateşte yanmaz olur, belki ateş onun için bir lezzete dönüşür. Değil mi ki bütün azabların sonunda lezzete çıkan bir kapı bulunur...

Ateş, şeytanın yaratıldığı madde olmak bakımından da insan nefsinin imrendiği bir varlıktır. O yüzdendir ki ham insan şeytanî konulara daha fazla meyleder, ama aşk ateşi ile yandıkça varlığındaki ateş ihtiyacını giderir ve Rahmanî’liğe yönelir, insan-ı kâmil olur. Bu bakımdan ateş mahremdir, kalbimizde yaşar. Gizlidir, çünkü maddenin içinde ya potansiyel olarak veya cevher olarak mevcuttur. Alevleriyle oynamak isteyenlerden mutlak itaat ister, yaktıkça acı verir ama sonuçta mürebbiyeliğini de icra eder. Allah’ın Celal ve Cemal sıfatları gibi.

Cehennemin ateş fikriyle izahı belki de ateşin temizleyiciliği üzerine bina edilmiş bir düşüncenin sonucudur. Mademki kirli olanlar cennete giremez, o halde Allah da kullarını kirlerinden arıtmak için cehennemi yaratmıştır. İbrahim’e karşı serin ve selamet olan (yani içinde yakmama vasfı da gizli olan) ateş, elbette O’nun emrine itaat için yakar ve bu yanış aşkın gereği bir yanış ise kişi dünyada cenneti yaşar. Çünkü ateşin yandığı yer gönüldür ve şamanın ateşe tutkusu da, zerdüştün ateşi kavramak isteyişi de aslında gönlü ele geçirme gayretinden öte değildir.

Gönül ki içinde ateş yanar, sakın onu avuç içi kadar yürek ile ölçüp bir kandil sanmayınız... Gönül ki bir ülkedir ve yangın bir uçtan bir uca bütün kentleri yalayıp yutmaktadır. İsterseniz bu yazıyı bir de ateş denizlerini gözünüzün önünden ayırmayarak okuyunuz; ta ki kendi yangınınızı ve ateşinizin cesametini görebilesiniz.



*** KIRK ÇEŞME

Kanunî Sultan Süleyman, şehri kavuran ateşlere bakıp da Kağıthane arkalarında gördüğü suları şehre getirtmek için Mimar Sinan’a sorduğunda Sinan usta,

- Çok pahalı bir iş hünkarım, ama iki yolu var, demişti. Ya halkı seferber edeceksiniz, ya da hazineden masrafı esirgemeyeceksiniz. Padişah masrafın ne kadar olduğunu sorunca da,

- Hünkarım, su on bir saatlik menzildedir, akçe keselerini uç uca dizerseniz şehre gelmesi mümkündür, cevabını verdi.

Kanuni bu cevabı abartılı bulmadı, bilakis gülümseyerek karşıladı:

- Hazinemden keseleri teker teker değil, çifter çifter dizeceğim, var işe başla.

Mimar Sinan, bu inşaatta tam dokuz yıl çalıştı ve yaptığı bendlerden şehirde tam kırk çeşmeden su akıttı.



***
BERCESTE

Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş

Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâlezâr ateş

Şeyh Galib

Gül de, gül fidanı da, gül bahçesi de ve hatta o bahçeden akan ırmak da ateş kesilmiş yanıyor. Aşkın semender yaratılışlı erleri (âşıklar) için, zaten ateş de bir lale bahçesi olarak yeter...



iskender pala

25/11/2006

Efendiler efendisine iltica

Efendiler Efendisi’ne iltica

   Bütün çiçeklerin içinde bir çiçek (gül), bütün taşların içinde bir taş (yakut), bütün insanlar içinde bir insan (peygamber) o. Şairin dediği gibi,

 

Muhammedün beşerün lâ ke’l-beşer / Bel hüve yâkâtün beyne’l-hacer

 

   Mânâ: Muhammed elbette beşerdir, ama sıradan bir beşer gibi değildir. Belki taşlar arasında yakut ne ise, insanlar arasında Muhammed de odur.

 

   Sevginin damıtılmış, süzülmüş, rafine muhatabı olarak sevilen (maşuk), estetik sevgi imbiğinden geçirilip Müslümanların kalbine süzülen aşk (Muhammed).

 

   Neler söylenmedi onun hakkında, neler yazılmadı. Yazmakla bitirilemedi ve bitirilemeyecektir de. Bütün söz ustaları kalemleri ellerine aldılar, adına na’t dediler onu anlattılar; tazarru dediler, ona iltica ettiler. Siyer dediler hayatını söylediler, şemail dediler vasıflarını sayıp döktüler. Hilye yazdılar yakınlıklarını ifade için, mi’raciye dizdiler şanını tebcil için. Adına gül dediler ve besteler yaptılar gül terennümünde, ilahiler söylediler gül deminde. Na’tî diye mahlas kullandılar, divanlar doldurdular; adını anarak başladılar mesnevilere bir bakışına mazhar olmak için. Aherli kağıtlara döküldü bin bir harf düz ve eğik, Rasul’ü yazmak için yarıştı gubari ile şikeste ta’lik. Hamdullah’tan Hâmid’e harf başına Muhammed diye yazdı divitler; Levnî’den Osman’a tel tel renk verdi maviler ve çivitler. Onun içindir ki ne yana baksa Rasul’den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Rasul’ü özler, geceler ve gündüzler. Eşya ve varlık Rasul için vardır ve Rasul, elbette eşya ve varlık kadardır. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Rasul’ün gül yanağından alır ilhamını. Kağıt, kalem ve kitap... Söz, kelam ve hitap... Kimiler gül deyip ömür boyu gülerler; kimiler gül deyince gül uğruna ölürler.

Muhammed, benim Efendim.

 

   Efendim’i anlatmayan dil ne söyler ki efsaneden başka!.. Muhammed harflerinden Muhammed söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan isimlerden öte nedir ki?!.. Gülün kokusunu taşıyan bilgi canda ışık; ama bir gül destesi götürmeyen kervan bedene kuru yüktür.

 

   Gülünce yüzünde güller açan güzeller, yüzyıllarca bütün güzelliklerini bir tek güzellikten damıtarak yaşadıklarının farkındaydılar; yazık ki teknoloji çağında bunu kaybettiler. Oysa beşeriyet bütün zaman ve mekan boyunca onu bilememenin ve onu sevememenin ıstırabıyla kıvrandı ve büyük hakikat şu ki başını nereye vursa o Efendiler Efendisi’ne sığınmaktan başka kurtuluş bulamayacak, Efendim’i örnek almadıkça ete kemiğe bürünmüş feryadından kurtulamayacak. Eller nakış nakış, desen desen Muhammed’i dokudukça, kağıtlar renk renk, deste deste Muhammed’i okudukça ancak kurtulacak beşeriyet. Onun gül damlası terinin ıtırlarında bülbüller yaşar aşk ile, ve aşk ile yanağının rengine pervaneler düşer. Çünkü kimin eline değerse bir gül, elleri gül kokar onun.

“Eğer Elçi’nin vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez.” der Mevlana. Lisan ve kalem onu hakkıyla anlatamaz, bunu herkes bilir. Bu yüzden biz haddimizi elbette bilecek ve Zekâî Mustafa Dede’den ariyet bir beyit ile ona iltica edeceğiz:

 

Garîk-i bahr-i isyânem şefâat yâ Rasûlallah

Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat yâ Rasûlallah

 

Elbette hasretini terennümdür kasdımız Efendimizin, cür’etimiz ise içimizin yanışından. Varlığa o iken sebep, hayalinden ya fikrinden, hiç olmazsa adının zikrinden nasıl duralım ayrı.


BERCESTE

Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsâvîdir

Anınçün âşıkın zikri “amân”dır yâ Rusûlallah

Mechul âşık

(“Amân” ile “Muhammed” isminin ebced karşılığı 92 eder. Bu yüzden “aman” diye çığıran âşık aslında “Muhammed” demektedir.)


İnsanlığın övüncü hakkında

Ahnes b. Şureyk Bedir’de Ebu Cehl’e rastladığında sorar:

-Ey Ebe’l-Hakem! Burada senden ve benden başka sözümüzü duyacak kimse yok. Söyle bakalım Muhammed doğru bir kimse midir, yoksa yalan mı söylüyor?

-Andolsun ki Muhammed doğru bir kimsedir ve asla yalan söylememiştir.

  • Bir başka seferinde Ebu Cehil bizzat Efendiler Efendisi’nin yüzüne karşı şöyle diyecektir:

    -Ya Muhammed! Biz senin bir yalancı olduğunu söylemiyoruz; ancak getirdiğin şeylerin yalan olduğunu söylüyoruz.

  • Ebu Süfyan Kudüs’e gittiği zaman Roma hükümdarı Hirakl kendisini çağırtıp Hz. Muhammed’in vasıflarını sorar. Cevabın bir cümlesi şöyledir:

    -Asla yalan söylediği görülmemiştir.

  • Nadir b. El-Haris arkadaşlarına çıkışıyordu:

    -Muhammed aranızda büyüyen bir yetimdi. O en çok memnun olduğunuz, sözünde sadık, emanete riayet eden bir kimse idi. Neticede şakaklarındaki saçlarına ak düştüğünde size İslamiyet’i getirdi. Bu sefer her faziletini inkar ederek ona sihirbaz bile dediniz. Hayır, and olsun o bir sihirbaz asla değildir.

  • 23/11/2006

    ıhlamurlar çiçek açtığı zaman

    Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman

     

    Dilimde  sabah keyfiyle  yeni  bir ümit  türküsü

    Kar  yağmış dağlara , bozulmamış örtüsü

    Rahvan atlar  gibi  ırgalanan  gökyüzü

    Gözlerimi kamaştırsa da  geleceğim  sana

    Şimdilik  bağlayıcı  bir  takvim  sorma  bana

    -Ihlamurlar  çiçek açtığı zaman

     

     

    Ay, şafağa yakın bir mum gibi  erimeden

    Dağlar çivilendikleri yerlerde  çürümeden

    Bebekler  hayta  hayta  yürümeden

    Geleceğim diyorum ,geleceğim  sana

    Ne olur  kesin  bir  takvim  sorma  bana

    -Ihlamurlar  çiçek açtığı  zaman

     

     

    Beklesen de olur , beklemesen de

    Ben bir  gökkuruşum sırmalı kesende

    Gecesi çok süren  karlar buzlar ülkesinde

    Hangi ses  yürekten  çağırırsa  seni  bana

    Geleceğim  diyorum,takvim  sorma  bana

    -Ihlamurlar  çiçek  açtığı  zaman

     

     

    Bu şiir böyle  doğarken dost elin  elimdeydi

    Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine  deydi

    Sevda  duvarımı aştım, sendeki bu tılsım  neydi?

    Başka gezegende de olsan  dönüşüm  hep  sana

    Kesin bir gün belirtmem, ne olur takvim  sorma bana

    -Ihlamurlar  çiçek açtığı zaman

     

     

    Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden

    Yaralarıma en acı tütünleri saracağım ben

    Yeter ki  bir çağır çiçeklendiğin  yerden

    Gemileri  yaksalar da  geleceğim  sana

    On iki  ayın  birisinde,kesin  takvim  sorma  bana

    -Ihlamurlar  çiçek  açtığı  zaman

     

     

    Bak  işte  notalar karıştı ,ezgiler  muhalif

    Hava  kurşun gibi ağır, yağmur arsız

    Ey benim yeni  alfabemdeki  kadim  elif

    Ne  güzellik ,ne tad var baharsız

    Güzellikleri  yaşamak için  geleceğim sana

    Geleceğim  diyorum  biraz  mühlet tanı  bana

    -Ihlamurlar  çiçek  açtığı  zaman

     

     

    Ihlamur  çiçek  açtığı  zaman

    Ben  güneş  gibi gireceğim her dar kapıdan

    Kimseye uğramam  ben sana uğramadan

    Kavlime  sadığım ,sadığım sana

    Takvim  sorup  hudut  çizdirme  bana

    Ben  sana çiçeklerle geleceğim

    -Ihlamurlar  çiçek  açtığı  zaman

    27/10/2006

    hızırla 40 saat

     

     

    HIZIRLA KIRK SAAT

    40.
    HIZIRLA KIRK SAAT

    40.
    Konuşacak Mehdi
    Geldi derleniş günü
    Derleniş toparlanış vakti
    Artık her gün her gece
    Bir kadir günü ve gecesi
    Kuran iniyor dağlardan tepelerden
    Yağmue onun yedeğinde
    Horazlar en keskin sesleriyle ötmede
    Koyunlar ışıldıyor yünlerinde
    Yeni ve keskin bir bilgelik keçilerde
    Doğudan batıya bir şimşek atlardan
    Heyamolalarla inip çıkan
    Bir eleğimsağma develerden
    Kadınlar örtünürler Meryem örtülerini
    Bacalar yeniden tüter
    Odunların en sertınin yanışından
    Bırakarak gökyüzünde bir ocak sisi
    Dağlarda bir başka çoşkunluk çağlıyor
    Menekşede çiğde kekikte ses var
    Bir vahiy uğultusu arılarda
    Karıncalarda hikmet suskunluğu
    Barışı ve çalışkanlığı sağduyunun
    Derleniş toparlanış diriliş saati
    Geldi
    Yükseldi bir ağartı müslüman ufuklardan
    Müslüman mevsim ve iklimlerden
    Kelimeler sıçradı yıllarca beklemişlerdi taşlarda
    Bir başkalaşım oldu yazılarda
    Seslerin durduğu yerde
    Gizlice süren bir ayet sonu yumuşaklığı
    Duruşlar bir süreden inmişcesine ağırbaşlı
    Davranışlar ölçülü tartılı
    Büyük dönüş başlamadan önce
    Kendini bırak evrenin koştuğu o Bütüne
    Bir kanat çırpmasıyla karıştığı Varlığa
    Düzeltip dünyayı yeniden
    Toplumu dirilten insanı erdiren
    Şeytanı bir duvar ucunda sıkıştıran
    Dam saçaklarında koğalayıp
    Eski sınırına iten
    Kentlere mutluluğu
    Bir ikindi anıtı gibi getiren
    Her eve mermer dağıtan
    Şelale paylaştıran
    Kan kanalı uzatan
    Engebeli bir gebelikte
    Yatağından korkan kadınlara


    Süt verin süt verin çocuklara
    Alarak nar incir gibi yemişlerden
    Şit evi sığnağı zeytinlerden
    Meryemin dayanağı hurmadan
    Tükenin var olan varlığıyla Varlığın
    Ki göreceksiniz kesin kesin
    Yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin
    O'dur var olan var eden
    Biçim veren değiştiren
    Dağıtan toplayan
    Hiç olmamışa çeviren
    Bir çırpıda gelip
    Geçmişe döndüren zamanı
    Sesi seslendiren yeri yerlendiren
    Sonra açıp yeli yürüyen bir kabir gibi
    İçine yeri yerleştiren gömen
    Bir kan pıhtısından meniden
    Bir insan türeten
    Sonra onu büyüten
    Sözüne kulak yapan ağız yapan
    İşine onda bir yetenek özü mayalandıran
    İnanış veren sabır veren
    Kur'an'a da şeytana da
    Eş yapan yoldaş yapan sırasında
    Bir örtü gibi birden açan dünyayı
    Sonra birden toplayan ortalığı
    En büyük kolleksiyon sahibi
    Kafataslarından kemiklerden
    Güneşten aydan yıldızlardan
    Cennet ve cehennemlerin
    Kaybolduğu doğduğu girdabından
    Her çağ bir başka ses
    Duyulan mızrabından
    Doğmamış ve ölmeyen
    Gelmemiş ve gitmeyen 

     
    Artık her gün her gece
    Bir kadir günü ve gecesi
    Kur'an iniyor dağlardan tepelerden
    Yağmur onun yedeğinde
    Horazlar en keskin sesleriyle ötmede
    Koyunlar ışıldıyor yünlerinde
    Yeni ve keskin bir bilgelik keçilerde
    Doğudan batıya bir şimşek atlardan
    Heyamolalarla inip çıkan
    Bir eleğimsağma develerden
    Kadınlar örtünürler Meryem örtülerini
    Bacalar yeniden tüter
    Odunların en sertınin yanışından
    Bırakarak gökyüzünde bir ocak sisi
    Dağlarda bir başka çoşkunluk çağlıyor
    Menekşede çiğde kekikte ses var
    Bir vahiy uğultusu arılarda
    Karıncalarda hikmet suskunluğu
    Barışı ve çalışkanlığı sağduyunun
    Derleniş toparlanış diriliş saati
    Geldi
    Yükseldi bir ağartı müslüman ufuklardan
    Müslüman mevsim ve iklimlerden
    Kelimeler sıçradı yıllarca beklemişlerdi taşlarda
    Bir başkalaşım oldu yazılarda
    Seslerin durduğu yerde
    Gizlice süren bir ayet sonu yumuşaklığı
    Duruşlar bir süreden inmişcesine ağırbaşlı
    Davranışlar ölçülü tartılı
    Büyük dönüş başlamadan önce
    Kendini bırak evrenin koştuğu o Bütüne
    Bir kanat çırpmasıyla karıştığı Varlığa
    Düzeltip dünyayı yeniden
    Toplumu dirilten insanı erdiren
    Şeytanı bir duvar ucunda sıkıştıran
    Dam saçaklarında koğalayıp
    Eski sınırına iten
    Kentlere mutluluğu
    Bir ikindi anıtı gibi getiren
    Her eve mermer dağıtan
    Şelale paylaştıran
    Kan kanalı uzatan
    Engebeli bir gebelikte
    Yatağından korkan kadınlara


    Süt verin süt verin çocuklara
    Alarak nar incir gibi yemişlerden
    Şit evi sığnağı zeytinlerden
    Meryemin dayanağı hurmadan
    Tükenin var olan varlığıyla Varlığın
    Ki göreceksiniz kesin kesin
    Yüzünüzü nereye çevirirseniz çevirin
    O'dur var olan var eden
    Biçim veren değiştiren
    Dağıtan toplayan
    Hiç olmamışa çeviren
    Bir çırpıda gelip
    Geçmişe döndüren zamanı
    Sesi seslendiren yeri yerlendiren
    Sonra açıp yeli yürüyen bir kabir gibi
    İçine yeri yerleştiren gömen
    Bir kan pıhtısından meniden
    Bir insan türeten
    Sonra onu büyüten
    Sözüne kulak yapan ağız yapan
    İşine onda bir yetenek özü mayalandıran
    İnanış veren sabır veren
    Kur'an'a da şeytana da
    Eş yapan yoldaş yapan sırasında
    Bir örtü gibi birden açan dünyayı
    Sonra birden toplayan ortalığı
    En büyük kolleksiyon sahibi
    Kafataslarından kemiklerden
    Güneşten aydan yıldızlardan
    Cennet ve cehennemlerin
    Kaybolduğu doğduğu girdabından
    Her çağ bir başka ses
    Duyulan mızrabından
    Doğmamış ve ölmeyen
    Gelmemiş ve gitmeyen

    .

    Sezai Karakoç

    9/8/2006

    güney afrika şiirleri

    Dursunali SARIKOC

     

    YUMUŞACIK

    üzerinde bir yaz yatağının yumuşacık, Languedoc’ta
    Afgan hapishanesinde bir adam poz veriyor benimle
    düşlüyorken kardeşinin kar yığınları arasından
    ( kasap, tütün dükkanı, fırın, kırık pencere kanatları )
    annesinin çeyizlik kilimi altındaki bir kutuda
    bir aylık mermi stokunu güvenle sakladığı
    buraya çok benzeyen bir köye doğru yürüdüğünü.


    Açar açmaz Bruce Chatwin’in yaşam yapraklarını
    duyumsuyorum New York’un güney caddelerinde kırık
    çelik borulardan parçalanarak düşüşünü kül cesetlerin.
    İngiltere’deki bir duvarın beyazlığına karşın
    asılmış duruyor renk renk binalarda Peru püskülleri,
    kardaki adam bir adım daha atıyor ileri,
    gökyüzü mavisi burkasının içinde bir kadın
    yazıyor hapishanedeki kocasına kalemsiz, kağıtsız.

    Birlikte açalım yaprakları, şimdi hep birlikte, hadi.
    Lavanta çiçeği, Kül, Kara sakalın üzerinde kar izleri.


    Karen PRESS
    Çeviren : İlyas  TUNÇ

     

     

    DİNLEMEYECEKLER

    Hedef gösteriyorlar beni hala
    Suçluyorlar gösteriş peşinde koşmakla,
    Suçlarlar elbette.

    Topladım halkımı,
    Suskun bir taş seçtim
    Oturmak için üzerine,
    Yeni haberler verdim,
    Kulakları dedikoduyla dolu gelenler
    Ün aramakla yargıladılar beni,
    Dağları, ırmakları geçip
    Anlatmamı istiyorlar öykülerimi
    Yabancı topraklarda,
    Her defasında şiir okuyorum ben ama
    Tıkıyorlar kulaklarını onlar.
    Söylemeyeceklerdir  bana
    Niçin şiirleri en güzel şekilde
    Acının zirvesindeyken okuduğumu.
    Ona övgüler düzen
    Bir şair olmadığımı belirtiyorlar.
    Söylemiyorlar dile gelmemiş yığınca düşüncelerden
    Boğulduğum anda ne yapacağımı.
    Söylemiyorlar
    Dilimi kuşatacak kistlerin
    Gazabından nasıl kurtulacağımı
    Kapatırsam eğer ağzımı.
    Zehirli mantarlardan bir akşam yemeği yediğimi, düşünürler belki de.

    Usanacağımı söylüyorlar, yakında
    Boşuna kürek çekmekten,
    Can vermeye çalışmaktan
    Son nefesindeki bir kertenkeleye.
    Ama rüzgar çırpıyor kanatlarını
    Götürüyor şiirlerimi uzaklara.


    Mzi  MAHOLA
    Çeviren : İlyas TUNÇ

     

     

    KEMAN USTASI


    Joe Finkl, kasabadaki son anarşist olarak adlandırıyor kendini.
    Elli yılı aşkın süredir burada, kemanlar yapıyor,
    tam burada (savaşlar hariç) haftanın altı günü,
    bazen yedi. “Dinle aram yoktur.
    İstersem çalışıyorum. Böyle geçiyor zamanımın çoğu,
    çünkü, anlıyorsunuz, onları seviyorum,
    bebeklerimi, hmmm.” Kıymıkların, aletlerin,
    kuruyup atılmış tutkal kaplarının, yağlı paçavraların
    arasından uzanıyor bir ağaç kalıbına
    güzelce oyulmuş bir kemanın çıkarıldığı.

    Tutuyor kalıbı kulaklarına, tıklatıyor
    üzerinde beyaz tüylerin göründüğü
    parmağını bükerek. “Dinleyin dikkatle.
    Şarkı söyleyecek. Duyabilirsiniz. Dinleyin.”

    “Çoğu insan özen göstermez, diyor,
    biliyor musunuz niçin ? Önemsemezler çünkü.
    Kendinizi ele alın: Irk ayrımı, yoksulları
    soyan zenginler, yoksullar, bir birlerini soyarlar.
    Eminim, bazı insanlar onlar için savaşır, yoksulların
    bir kaçı da savaşır, yazık ki yeterli değildir,
    bütün insanlar gereken özeni göstermeli
    kendi tarafını tutmaya. İspanya’da savaştım,
    Hitler’e karşı, Afrika’da.
    Savaşmaktan yoruldum sonra.
    Savaşın yüreği yoktur. Müzik daha iyidir.”

    Sıkıştırıyor çenesinin altına kalıbı,
    bir ezgi mırıldanıyor, yay gibi kullanıyor sol elini.
    “Parasız, ülkesiz yaşayabiliriz.”
    sonra tükürüyor kıymıkların içine,
    “yaşayabiliriz hahamsız, papazsız.”
    vuruyor usulca eliyle yüreğine,
    düşüyor tozlara kalıp, aldırış etmiyor,
    dokunurken göğsüne: “ama bu yüreksiz
    hiçbir şeyiz biz, hiçbir şey bile değiliz.” diyor.


    Micheal COPE
    Ceviren: İlyas Tunç

     

     

    AŞKI DURDURURKEN BİZ

    Aşkı durdururken biz penceremiz
    izin veriyor, çıplak, sivri uçlu, taş binaların,
    tepemizdeki korkunç görüntüsüne. Retrograde Orion
    batıya doğru yitiriyor gücünü
    dönüyor çark, çark dönüyor –

    kimyasal atıkların
    inatçı kokularıyla dolu
    pıhtılaşmış bir gökyüzü
    asılmış duruyor başlarımızın üzerindeki bir çividen.
    Çeviriyorsun

    yüzünü benden
    boğazımda cam kırıkları,
    ışınları gövdende yansıyan
    ay ışığı inancıyla suçlanmışım.
    Batan bir ay gibi gittikçe
    genişliyor kalçalarının yuvarlaklığı.

    İçinde senin, bizim bilmediğimiz
    atomlar başlıyor parçalanmaya.

    Tüylerim ürperiyor; bırakıyorum
    ince-kemikli bir eli huzuru
    arayan ellerine. Söyle bana
    biz, şimdi biz,
    başkalarından farklı
    ölümüne mi arzuluyoruz ?

    Nasıl aşık oluyorum sana?

    Bırak göstereyim yollarını -

    etlerinin altındaki oyuklarda
    kabarıyor kan denizleri, incecik inci 
    taneleri gibi saçılıyor peltelerin,
    kemiklerin duramıyor yerinde
    yürüyorken sen

    ufacık bir hücre, aşkımızdan
    yapılan gelecek, gerekli olmasa da
    açılıyor balık-ağzı gibi
    gülmek için bana.

    Kelwyn SOLE
    Çeviren : İlyas TUNÇ

    Cumhuriyet Gazetesi “Kitap” Eki
    3 kasım 2005, sayı: 820

     

     

    Chuang Tsu  Üzerine Derin Düşünceler

    1.
    Akşam. Samandan çatısı günbatımının.
    West End Record Bar’dan –
    gelen türküler. Kuru rüzgar
    tutuşuyor seslerle. Dlamini,
    çıldırmış görünüyor, haykırıyor
    maltızının önünde.
    Malawi’den gelen Washman’lar yürüyorlar düşe kalka
    neon ışıklar cehennemine.
    Soweto, gölgesi Joburg’ın, uyuyor –
    duvarlar incecik, güvenemezsin
    komşuna. İnanma
    tarihe de.

    Cuang Tsu, çok eski zamanlarda
    insanlar ‘iyilik etmek’sizin mutluydular,
    yardımlaşırlardı ‘komşularını sevmek’sizin,
    büyük iş, küçük iş ayrımı yapmazlardı
    tarihleri de yoktu bu yüzden, diye yazmıştı.

    Son tren yaklaşıyor usul usul.
    son rüzgar dokuyor aydınlığı.
    Yaprakları renklendiren sabah,
    bırakıyor ışıltısını camlara, parlıyor
    bir an için tarihimiz üzerinde bizim,
    rüyalarımıza sürgün atalarımızın.

    2.
    Geçen yılın Ocak ayı, bir Pazartesi.
    Herkes çekip gitmiş çoktan evine
    Tshayingwe otobüsü bomboş.
    Altın ışıklar içinde, ben ve Wally
    içsel görüntüler uğruna tarıyoruz hafta sonumuzu.
    Hiç kimse yok yavaşça yürüyenlerden başka
    imgelenmiş aydınlığa.

    Chuang Tsu, Merton’ın çevirisinde
    Ağın amacı balık yakalamaktır:
    balığı yakalayınca unutabiliriz ağı.
    Sözcüklerin amacı düşünceleri yakalamaktır:
    düşünceleri yakalayınca unutabiliriz sözcükleri.
    Sözcükleri unutan adamla
    karşılaşmak isterdim, diye yazmıştı.

    Söylüyorum bunu şimdi kenetlenirken Wally’ye birbirimize,
    alarmı  kuruyorum. Dönüyorken eve, bozkır çimenleri
    sonbahar sabahının pırıltısına bürünüyor.
    Konuşuyorum Chuang’la yüzyıllar ötesinden –
    Herkesin kendi düşüncelerinden emin olduğu
    bu çağın, bu dünyanın sizce anlamı ne?
    Cevap vermiyor. Grileşen aydınlık içinde
    tutuşuyor bozkırlar tüylü bereketiyle,
    kendiliğinden, herkes için.


    Robert  BEROLD
    Çeviren : İlyas Tunç

    Cumhuriyet Gazetesi “Kitap” Eki
    22 Aralık 2005, sayı: 827

     

     


    Değişen Şeyler
                                                Malope için                

    hiç değilse o zaman, böyle olmayacak
    kesinlikle bambaşka bir  acı çekiş olacak
    bir bebeğin parmağını emdiği andaki gibi.

    kesinlikle bambaşka bir deneyim olacak
    (Tanrı’nın ve tarihin istediği)
    kendimizi kaybetmek zorunda kalmayacağız
    olacak şeylerle

    duyulmadık bir şarkı olacak
    parıldayan ötücü bir kuşun söylediği
    bizim için öyle olacak, yaşlı bir kadının
    boyun eğip oturması gibi
    anılarının sandalyesinde
    daha taze, daha diri olacak
    bizim için… hiç değilse ölüm gibi olmayacak.

    öldüğümüz ölüm gibi
    yaşamımızın her anında
    kesinlikle bambaşka bir acı çekiş olacak
    özgürce söylenmiş bir şarkı gibi olacak
    kayıtsız bir kalpten…

    ( bir onuru olacak iflasımızın.)


    Mxolisi NYEZWA
    Çeviren : İlyas TUNÇ

     

     

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı