« Önceki |

9/2/2007

son osmanlı hattatları

CUMHURİYET DÖNEMİNDE DE YAŞAMIŞ OLAN SON OSMANLI HATTATLARI

 

CUMHURİYET DÖNEMİNDE DE YAŞAMIŞ
OLAN SON OSMANLI HATTATLARI:

AYAKTAKİLER :(Soldan sağa)
Amasyalı Osman Fevzi Olçay,Hamit Aytaç,Hattat Halil ,M.Halim Özyazıcı
OTURANLAR: (Soldan sağa)
Necmeddin Okyay (Sarıklı),Reis'ül-Hattatin;Hacı Kamil Akdik,İsmail Hakkı Altunbezer
kaynak: www.trboard.org

4/7/2006

KUBBEALTI VAKFI




Vakfın eski hali

Vakfın eski hali

Vakfın eski hali

Vakfın eski hali

Vakfın yeni hali

Vakfın yeni hali

Vakfın yeni hali

Vakfın yeni hali

 

Gayesi :
İlim, fikir ve sanatta Türk milletine has târihten gelen değerleri esas tutarak, nesilleri, millî bir düşünce ve sanat merkezi etrafında toplamaktır. Bu gayeye erişmek için ilim ve fikirde, sanatta, dilde, sosyal sahada ve neşriyatta muhtelif çalışmalar yapmaktadır.

İlim ve fikir'de:
Akademik konferanslar, seminer ve sempozyumlar, sohbet toplantıları ve anma günleri.

Sanat'ta:
Türk süsleme sanatları, hat, klâsik ve Türk tasavvuf musıkîsi kursları.

Dil'de :
Kubbealtı Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Osmanlı Türkçesi kursu, Aruz kursu ve Türkçeyi Düzgün ve Doğru Konuşma Kursu

Neşriyatta:
Dil, târih, edebiyat, sanat, tasavvuf alanlardaki eserler ile nota, CD ve kasetler.

Sosyal sahada:
Burslar, sosyal yardımlar, konser, gezi, iftar, yemek ve kermesler.




Köprülü Medresesi Hakkında

Köprülü Medresesi 1662 yılında Sadrâzam Köprülü Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır.Medrese odaları revaklı bir avlunun etrafında L şeklinde sıralanmıştır.Yapıda bugün 9'u tam 1'i yarım olmak üzere 10 oda bulunmaktadır.1984 yılında Kubbealtı'na tahsis edilmiş olan medrese vakfımız tarafından eski harap vaziyetinden kurtarılmış ve bugünkü temiz bakımlı hâline getirilmiştir.Medresedeki odalarda birer ocak ve ikişer dolap nişi bulunmaktadır.




Vakıf Kurucularının Vasiyetnamesinden...

"...Kubbealtı Akademisi Kültür ve San'at Vakfı gibi, millî irfan ve san'ata hizmeti gâye edinmiş bir müessesenin gelişme ve devamı için maddî fedâkarlığa duyulan ihtiyaç, aşağıda bildirilen mal ve mülkümüzü Kubbealtı Akademisi Kültür ve San'at Vakfı'na devretmeyi bizler için vicdan borcu kılmıştır. Öyle ki, gençliği bağrında toplamakta bulunan bu ocağın mensuplarının zihnî ve ruhî bir düzen içinde yetişmelerine gayretin, ibâdet gibi temiz, mukaddes bir millî vazîfe ve vicdan borcu olduğuna inanmış bulunuyoruz.

Hareket noktamız bu olmakla berâber, her müslümânın fikir ve gönül dağarcığında bulunması gereken bir Hak kelâmı, hayâtımız boyunca bizi, çevremize maddî manevî imkânlarımızı açık tutmaya sevk eylemiştir. Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'inde: "Ve mâ leküm illâ tünfiku fî sebîlillâhi mîrasü's-semâvâti ve'l-arz..." (Ne oluyor size ki iman ettikten sonra da Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin bütün mîrâsı Allah'ındır.) dediğine göre, O'nun vermiş olduğu mal ve mülkü, gene O'nun kullarının istifadesine arz eylemek, insanoğluna gurur değil, ancak şükür vermelidir vesselâm."



Vâkıflarımız

Vakfımıza menkul veya gayrımenkul bağışlayan; kıymetli eser, koleksiyon ve telif kitap bırakan büyüklerimizi hayır ve rahmetle anıyoruz.

1 - Sâmiha Ayverdi (1905 - 1993) Edebiyatçı, mütefekkir
2 - Dr.Ekrem Hakkı Ayverdi (1899 - 1984) Yük.Müh.Mimar, mimarlık târihçisi, mütefekkir
3 - Nihad Sâmi Banarlı (1907 - 1974) Edebiyat târihçisi, mütefekkir
4 - Ord.Prof.Dr.Ali Fuad Başgil (1893 - 1964) Hukuk âlimi,siyâsetçi, mütefekkir
5 - Fevziye Abdullah Tansel (1912 - 1988) Edebiyat târihçisi
6 - Ahmet Refik Sağkol (1904 - 1989) Memur,Mevlevî şeyhi
7 - Azize Temel (1908 - 1981) Ev hanımı
8 - Nuriye Hayırlı (1920 - 1982) Edebiyat öğretmeni
9 - Fatma Aközsoy (1906 - 1996) Bankacı

4/7/2006

SAMİHA AYVERDİ





Sâmiha Ayverdi, 1905 Ramazan’ının Kadir Gecesi’ne rastlayan 25 Kasım günü, İstanbul Şehzadebaşı’nda dünyaya gelmiştir. BabasıPiyade Kaymakamı (Yarbay) İsmail Hakkı Bey’dir. Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullar’ına kadar uzandığını nakleder. Annesi Fatma Meliha Hanım’ın ataları Kanuni’nin Budin seferinde şehit olmuş (1541) ve oraya defnedilmiş Gül Baba’ya kadar uzanır.

Ayverdi, Kubbealtı Akademi’sinin kurucu üyesidir. Ayrıca, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul ve Yahya Kemal Enstitülerinde faal üyeliklerde bulunmuş, Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin kurucu üyeliğini yapmıştır.

Ayverdi, hizmetlerinden dolayı, 1978’de “Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı” ile taltif edilmiş; 1984’te kendisine, Millî Kültür Vakfı Tarafından “Türk Millî Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı” takdim edilmiş, 1985’de “Yeryüzünde Birkaç Adım” isimli eseri münasebetiyle Boğaziçi Yayınları tarafından “Boğaziçi Başarı Ödülü” verilmiş; 26 Nisan 1986’da, Türk Edebiyat Vakfı tarafından “Millî Sanata Hizmetlerinden ötürü” bir plaket sunulmuştur.


Bunların yanısıra, Türk Edebiyat Dergisinin 127inci sayısında (1984), Sâmiha Ayverdi için özel bir bölüm ayrılmıştır. Yazı hayatının 50inci yılı dolayısıyla, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nde 5 Mart 1988 tarihinde kendisine plaket verilmiş, aynı münasebetle Kubbealtı Akademi Mecmuası Ekim 1988 Sayısını kendisine ayırmıştır. Türk Edebiyatı Dergisinin Ekim 1988 tarihli 180inci sayısının bir bölümü de Sâmiha Ayverdi’nin 50inci Sanat yılına ayrılmıştır.

1988 yılında yayınlanan “Hey Gidi Günler Hey” isimli eseri üzerine, Türkiye Yazarlar Birliğince kendisine “Yılın Dil Ödülü” verilmiştir.

13 Mayıs 1990 tarihinde, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, bir şükran beratı ile teşekkürlerini bildirmiştir.

1992 yılında Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliğince (İLESAM), kendisine “Üstün Hizmet Ödülü” takdim edilmiştir.

Ayverdi son olarak, kurucu üyeliğini yaptığı Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi tarafından, 28 Şubat 1992 günü “Minnet ve Şükranlarının ifadesi olan” bir plaket sunulmuştur.

Sâmiha Ayverdi, 22 Mart 1993 günü Hakk’ın rahmetine yürümüş cenaze namazı Ramazan Bayramı’nın ilk günü (24) Mart öğle namazından sonra Merkez Efendi camiinde kılınmış, Merkez Efendi Camii haziresinde medfun bulunan hocasını ayak ucu tarafındaki kabrine defnedilmiştir.

1/3/2006

AHMET HAMDİ TANPINAR

 



"Şair, hikayeci ve romancı, edebiyat tarihçisi, edebiyat eleştirmeni, edebiyat incelemecisi, gazeteci, siyasetçi, akademisyen, lise ve üniversite hocası, deneme yazarı, fikir adamı..."

Böyle tanımlıyor Tanpınar'ın kimliğini Şaban Sağlık, "Bir Şahsi Nizamın Peşinde Estetiği ve Felsefeyi Arayan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar" başlıklı yazısında (Hece Dergisi, Sayı 61 / A. H. Tanpınar Özel Sayısı). Biz de bu ayın dosya konusu olarak bu büyük ustayı seçtik. İşte fotoğrafları ve hakkında söylenenlerle Ahmet Hamdi Tanpınar:


TANPINAR'IN KRONOLOJİSİ:

1901: Tanpınar'ın doğumu. Doğum yeri İstanbul.
1904: Kadılık yapan babasının (Hüseyin Fikri Efendi) yeni görev yeri değişikliği nedeniyle Ergani Madeni'ne gider.
1908: Babasının bu sefer de Sinop'a tayin edilmesi üzerine ailece Sinop'a göçer.
1909: Babasını görevi nedeniyle Siirt'e gitmek zorunda kalır.
1914: Tanpınar'ın babası bu kez de Kerkük'e atanır. Yaşı ve eğitim seviyesi gittikçe büyüyen Ahmet Hamdi ilk ciddi okumalara Kerkük'te başlar.
1915: Annesi Kerkük'te ölür. Bu ölüm genç Ahmet Hamdi'yi bir hayli etkiler.
1916: Bu defa da babasının görevi nedeniyle Antalya'ya gelir.
1918: Yüksek öğrenim için İstanbul'a gelir.
1919: İstanbul'da Yahya Kemal'in de hocalık yaptığı Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bölümü'nde öğrenime başlar.
1923: İstanbul Edebiyat Fakültesi'nden mezun olur ve aynı yıl Erzurum'a edebiyat hocası olarak atanır.
1925: Erzurum'dan Konya Lisesi'ne nakledilir.
1927: Konya'dan Ankara Lisesi'ne atanır.
1930: Ankara Lisesi'ndeki görevine ek olarak Gazi Terbiye Enstitüsü'nde de derslere girer.
1932: Tanpınar bu sefer de İstanbul Kadıköy Lisesi'nde edebiyat hocalığına atanır.
1933: Ek görev olarak Ahmet Haşim'in ölümü üzerine Güzel Sanatlar Akademisi sanat tarihi hocalığı yapar.
1934: Güzel Sanatlar Akademisi sanat tarihi hocalığına asaleten atanır.
1939: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne Profesör olarak atanır.
1942: Maraş milletvekili olup siyasete atılınca üniversitedeki görevinden ayrılır.
1946: Milli Eğitim Bakanlığı müfettişliği yapar.
1948: İkinci kez Güzel Sanatlar Akademisi estetik hocalığına getirilir.
1949: Yeniden İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne Profesör olarak döner.
1953: İlk olarak Avrupa'ya gider.
1959: İkinci kez Avrupa'ya gider.
1960: Avrupa'dan döner.
24 Ocak 1962: Bir gün önce rahatsızlandığı için yatırıldığı hastanede vefat eder.


TANPINAR İÇİN NE DEDİLER?

Tanpınar'ı her okuyuşumda şu dikkatimi çekiyor: Şiir, roman, hikaye gibi doğrudan doğruya edebi esrlerinde yazarın varlığı ve ne dereceye kadar fiksiyona uğramış olduğu münakaşa götürür. Fakat bunların dışında, yani edebiyat tarihi, tenkit ve denmelerinde, asıl anlattığı konunun ötesinde duygu ve düşünceleriyle, hülyalarıyla hep kendisinin varlığı muhakkaktır. O, tıpkı hocalık hayatındaki derslerinde olduğu gibi, asıl konudan çok kolay uzaklaşıp mizacının sevkettiği sularda dolaşmasını seven bir insan. Bunu belki başka ilim adamlarında bir zaaf olarak düşünebiliriz. Fakat Tanpınar gibi sanatkar mizaçlı bir insan için kaymalar, bana göre sanatının zenginliğini teşkil etmektedir. 

(M. Orhan Okay - Kaderin Eşiğinde Tanpınar, Hece Dergisi, Sayı 61)


Tanpınar, kültür, din, toplum, millet, medeniyet, estetik, gelenek, aydın vb. konulara ait düşüncelerini, hülasa ideolojik yönünü ve tezlerini edebi açıdan zirve kabul edebileceğimiz romanlarına ustaca yerleştirmiş7yedirmiş, edebiyatçı kimliğini ve edebiyatı öncelemeyi ideolojik tutumuna harcatmamıştır. İdeolojik tercihleri ve tezlerini roman sanatı içinde verebilme ustalığı gösteren ender sanatçılar içinde yer almıştır.

(Köksal Alver - Edebiyat ve İdeoloji: A. H. Tanpınar'ın romanlarında İdeolojik Örgü, Hece Dergisi, Sayı 61)


Tanpınar'ın romanlarında dile getirdiği düşünceleriyle, apaçık ya da gizli serdetmeye çalıştığı belirlemeleriyle Türk muhafazakarlığının çok önemli entelektüellerinden biri olduğunu ve muhafazakarlığın kendince çerçevesine katkıda bulunmaya çalıştığını söyleyebiliriz.

(Köksal Alver - Edebiyat ve İdeoloji: A. H. Tanpınar'ın romanlarında İdeolojik Örgü, Hece Dergisi, Sayı 61)


Tanpınar kendi deyişiyle "masalı olan adamdır." Hiçbir ürpermesi olmayan gözlere yaşamı boyunca dayanmamıştır.

(Hüseyin Su - Rüya Gören Öyküler, Hece Dergisi, Sayı 61)


Tanpınar'ın şiirinde metafizik ürperti vardır. Fakat o, Allah'a inandığını söylüyorsa da: ("Allah'a inanıyorum. Fakat tam Müslüman mıyım bilmem") dini anlamda metafizik imana bağlı bir tavır ortaya koymaz. Tasavvufi mistisizme yer vermeyen şair, batılı anlamda idealist felsefe ve spritüalist düşünceye daha yatkındır. Onda mistik dünya motifi belirgindir, ancakbu dini verilere dayalı olarak kurulmuş mistik bir dünya değil, tamamen bireysel, kendi ruhuna, duygularına bağlı, profan bir mistisizmdir.

(Nurullah Çetin - Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Şiiri, Hece Dergisi, Sayı 61)


Hangi ustalardan el almış olursa olsun Tanpınar'ı da en başta kendisi kılan üslubudur. Şehir yazılarında, o kadar ilgili gördüğümüz Yahya Kemal'den çok farklı dikkatleri ve yazış stili vardır; sanki ustasına göre ayarları daha ince yapılmış bir nesirdir onunki. Cümleleri uzun ve karmaşıktır...

(Alim Kahraman - Tanpınar'ın Denemeciliği Üzerine, Hece Dergisi, Sayı 61)


Tanpınar Türk nesrinin zengin, gözalıcı, derin ve sağlam bir örneğini ortaya koymakla, yeni Türk edebi dilinin oluşmasına en büyük katkıları yapan yazarların arasına katılmıştır.

(Alim Kahraman - Tanpınar'ın Denemeciliği Üzerine, Hece Dergisi, Sayı 61)


Şiiri bir yaşam biçimi olarak seçen ve öncelikle şair olarak anılmak isteyen Tanpınar kurgusal metinlerinde matematiksel kesinliği sağlayabilmek için bu tutku ve tutumunu gizlemeye çalışsa da şiire ve bunu açığa çıkaracak araçlara( başta şiirsel söyleme) fazlasıyla başvurmuş, roman ve öykülerine "bir susma işi" olarak tanımladığı şiirinin susma anının ürünleri, kapalı bir alem şiirinin anahtarları olma kıymetini yüklemiştir.

(Ömer Lekesiz - Tanpınar Nereden ve Nasıl Bakar?, Hece Dergisi, Sayı 61)


Belirli şartlar altında yetişen istisnai kişiler, o şartlar içinde kendilerine bir çıkış yolu ararlar. Genellikle bulurlar da. Buldukları yolda ilerlerken, sözkonusu şartları kimi zaman sorgulayarak, kimi zaman da zorlayarak kendilerine ortamlar oluşturabilirler. Oluşturulan bu yeni ortamlar, ne eski şartların tıpatıp aynıdır, ne de o şartlardan tamamen ayrıdır. Bu süreç bir bakıma Tanpınar'ın "devam ederken değişmek, değişirken devam etmek" dediği şeydir.

(Şaban Sağlık, Bir Şahsi Nizamın Peşinde Estetiği ve Felsefeyi Arayan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar, Hece Dergisi, Sayı 61)


Ahmet Hamdi nasıl yazdığını anlatırken " Güç ve yavaş yazarım. Yazarken çok değiştiririm." Diyor. Burada bir tatmibsizlik görülmektedir. Tanpınar buradaki tatminsizliği ve düzeltme yapmayı sanatkarın kendi kendini tenkidi olarak görür. Bu güç ve yavaş yazma ile tatminsizlik Ahmet Hamdi açısından olumsuz bir şey değildir; aksine yazarın estet kişiliğini yansıtan önemli bir davranış özelliğidir.

(Şaban Sağlık, Bir Şahsi Nizamın Peşinde Estetiği ve Felsefeyi Arayan Adam: Ahmet Hamdi Tanpınar, Hece Dergisi, Sayı 61)


Ahmet Hamdi Tanpınar, tarih ve zaman kavramlarını değişik yön, biçim, boyut, ve suretle analiz eder ve edebiyat metinlerine taşıyarak yorumlar. Onun, ruh ve reel dünyasında geniş ve arka planlı bir hakimiyet oluşturan tarih ve zaman, yüksek frekans ve iç'e dönük anlatımlarla kendini gösterir.

(Ertuğrul Aydın - Ahmet Hamdi Tanpınar'da Tarih ve Zaman, Hece Dergisi, Sayı 61)


TANPINAR'IN ESERLERİ:

Hikayeleri:
Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943)
Yaz Yağmuru (195)

Romanları:
Mahur Beste (1944-45)
Huzur (1949)
Sahnenin Dışındakiler (1950)
Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961)
Aydaki Kadın (1987 - Ölümünden sonra)

Denemeleri:
Beş Şehir (1946)
Yahya Kemal (1961)
Edebiyat Üzerine Makaleler (1969 - Ölümünden sonra)
Yaşadığım Gibi (1970)

Şiirleri:
Şiirler (1961)

19/2/2006

CEMİL MERİÇ'TEN BİR MEKTUP

Ben Ezeli Bir Mağlubum

"Mektuplarını üzülerek okudum. Sen ki son liman, son ümit, son dost, ilk ve son sevgilisin.
Sen ki yıldızım, sen ki annem, sen ki çocuğumsun..acılarımla hırçınlaştığına üzüldüm. 
Istıraplarım çok mu çirkin,çok mu çocukça? Onları senden mi gizleyeceğim? 
Sahneye maskeyle çıkmak! Ben aktör değilim.
Sesinin tonunda minnacık bir soğuyuş hissettiğim an yokum. Acılarımın kaynağı sensin, evet ama hayatımın kaynağı da sensin, senin için ve seninle yaşıyorum. 
Sen uçuruma yuvarlanırken tutunulan dal, sen vaha, sen bütün hayal kırıklıklarımın dudaklarında ümidleştiği kadın."
*
"İki yıl önce bu akşam bir rüyaydınız, bilinmeyendiniz.."
 *
"Sen bütün kitaplardan daha derinsin, sana yazdığım mektuplardan utanıyorum, kendi kendini oku.
Muhammed'e nasıl iman ettiklerini anlıyorum.

Tek mucize kelam. Kelam, yani sen."

*
BİLİYORUM Kİ BENİMSİN

"Ve gece bir deniz kızı gibiydi. Şarkılarla başladı yıldız yıldız; köpük köpük.
Kah bir çöl rüzgarı gibi yakıcı, kah bir çöl gecesi kadar serin.
Hangi beste sözün musikisiyle, sözün füsunuyla boy ölçüşebilir.
Kelime kanattır, kelime buse.
 Ve gece bir deniz kızı gibi başladı. Harikulade gözleri vardı gecenin.
Ve saçları bir kucak alevdiler ve dudaklarında bütün yaraları kapayan, bütün zilletlerin hatırasını silen bir iksir.
*
Salzburg tuzlalarına atılan kuru dallar, bir zaman sonra bir kristal hevengi olarak çıkartılırmış; artık dal kaybolurmuş,
gözleri kamaşırmış insanın. Kainatta farkına vardığımız her yeni güzellik, bizi hayrete düşüren bir keşif olup çıkar.
Aa, deriz, tıpkı onun sesi, tıpkı onun bakışı, tıpkı onun kahkahası.
Kristalizasyon yüzünden günün birinde kendi yarattığımız bir hayale aşık olduğumuzu, hayretler içinde görürüz.
Tecrübe güvensizlik yaratır. Gittikçe kristalizasyon kabiliyetimiz azalır.
İkinci aşk, yozlaşmış bir aşktır.
Aşkın hazları, ilham ettiği korkular ölçüsünde büyüktür.
*
Yalnız seninim. Ve yalnız beni düşündüğün müddetçe aşkımızın ömrü ebedidir.
Büyüyü ancak ihanetin bozar. Manevi ihanetin.
Bir an için gözbebeklerinde raksedecek herhangi bir yabancı hayal, o zaman bu rüya bir kabusa döner ve bir uçurumun kıyısında uyanırsın.
*
MEKTUPLARIN BÜYÜLÜ BİR AYNA

Kendimi bir mektupta seyrettim. Büyülü bir ayna idi bu.
Bu aynada bütün paslarından arınmış ve tanrılaşmış bir Cemil Meriç vardı. Senin Cemil'in. Bu aynada ikimiz vardık.
Eriyen, dağılan, kaynaşan ikimiz. Abélard ile Héloise'i hatırladım.
*
Geçen devirlerde yaşamak, yani derinleşmek ve ömrü alabildiğine uzatmak.
Başka ülkelerde yaşamak, başka insanlarla acı çekmek, başka insanlarla gülmek.
Damlayken denizleşmek. Ve an'a ebediyeti sığdırmak. Kalbini bütün heyecanlara açmak.
Yani sınır taşlarını devirmek, çağların ve politikarın sınır taşlarını. Bütün insanlığı aynı büyük aşk içinde birleştirmek.
Sanat, en yüce sanat, bir "communion" değil midir?
Sanatçının tek vazifesi vardır bence: insanları birbirine sevdirmek. İki insanı veya iki milyar insanı.
Sanat bir heyecan seyyalesiyle kilometrelerin ve asırların ayırdığı kalpleri birleştiren büyüdür.
*
Karanlıklardayım. Ve cinnetin sesi yüzümü kamçılıyor; bir baykuş kahkahası, bir kobra ıslığı...Karanlıklardayım.
Zindanımı aydınlatan tek ışık cıvıltılarınızdı. Yıldızım benim. Ve uzaklardasınız.
*
Çöldeki kumlar gibi susuzum, canım benim, çatlayan topraklar gibi susuzum. Ve mektupların nisan yağmuru.
Hind'in turnaları gökkubbeden dökülen damlaları toprağa düşmeden içerlermiş. Kelimeler alnımı, ruhumu serinleten birer buse. Onları senin ellerin yazmış, güzel ellerin. 
Bir afyonkeş gibi akşamı bekliyorum. Postacı geç uğruyor..
Bu acılar saadetin gölgesi, bu acılar vuslatın dikenli yolu. Bu acılar araf.
*
Sen yıldızlarla dosttun, kumsalda böceklerin vardı. İnsanlar yabancıydı senin için, benim için düşman.
İkimizde gurbetteydik. Karşılaşsak tanıyamazdık birbirimizi, bana gülümsemezdin, ben çekinirdim yanına yaklaşmağa, hisarım, gururdu.
*
SİZDE İDEALİ BULAMADIĞIM ZAMAN

Bir uçurum gibi büyüyen sükut, hayattan, ışıktan, ümitten kopuş.. Nihayet gönlüme baharı getiren sesiniz.
Kırık bir tekne, karanlık bir deniz. Ufukta siz olmasanız hayat denen bu yolculuk, bu rezil, bu pespaye, bu komik sürükleniş dayanılmaz bir çile olurdu.
Yeniden kendimi buldum mektubunuzda, ömrümün en kederli anları sizi kaybettiğimi sandığım anlardı: Şubat'ın ilk günleri, Ankara. Gökkubbenin bütün yıldızları başımda parçalandı ve güneş kahkahalar atarak uzaklaştı ufkumdan ve gece, ıslak, yağlı, isli bir gece bütün benliğimi bir ahtapot gibi kucakladı. 
Kimsiniz? 
Otuz yıldır gördüğüm rüya.
*
Arzın bütün mevsimleri vardı mektuplarında, göğün bütün ışıkları vardı. Şimdi yıldız yıldızdı kelimeler, şimdi şimşek şimşek.
Arada gök kararıyordu. Sonra vuslat gibi güzel bir fecir. Mektupların fırtınayla doluydu, meltemle doluydu, lema ile doluydu, yani Lamiamla doluydu. Kuşlar tarladamı şakıyorlardı, içimdemi?
*
Merhaba canım benim. Sen aşkın bütün hazinelerini büyük bir titizlikle fatihine saklayan gerçek kadın. 
Yalnız kelimelerin değil, rüyaların bile bakir.
*
Rüyalarını ver bana, kendini değil. Olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil.

 

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı