« Önceki | Sonraki »

29/7/2007

maziden esintiler

ŞEYHÜLİSLAM YAHYA'YA

Bize kafir demiş müfti efendi
Tutalım ben diyem ana müselman
Varıldıkda yarın ruz-i cezaya
İkimiz de çıkarız anda yalan

TAHİR EFENDİ'YE
Bana tahir efendi kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir
Maliki mezhebim zira
İtikaadımca kelp tahirdir.

tahir:temiz , kelp:köpek

Gürci hınzırı a samsun-ı muazzam a köpek
Kande sen kande nigehbani-i alem a köpek

Vay ol devlete kim ola mürebbisi anun
Bir senin gibi deni cehl-i mücessem a köpek

Ne gune kaldi meded devlet-i Al-i Osman
Hey yazuk hey ne musibet bu ne matem aköpek

Ne ihanetdür o sadra bu zamanda ki anun
Olmaya sahibi bir Asaf-ı kerem a köpek

Hidmet-i devlete sair vüzeradan göreler
Bir fürumaye koca ayuyı akdem a köpek

Bu mahlallerde ki Bagdadı ala şah-ı Acem
Arz-ı rumu ede teshir Abaza hem a köpek

Sattınız iki soysuz bir olup hanlığı
Kimseyi etmedünüz bu işe mahrem a köpek

Paymal eylediniz saltanatın ırzını hem
Yok yere oldı telef ol kadar adem a köpek

Hiç hanlık satılır mı hey edebsiz hain
Tutalım olmamış ol fitne muazzam a köpek

Sen kadar düşmen-i devlet mi olur a hınzır
Ne turur saltanatun sahibi bilsem a köpek

Ehl-i dil düşmeni din yoksulu bir melunsun
Öldürürlerse eğer can-be-cehennem a köpek

Böyle kalur mu soysuzlar elinde devlet
noldu ya gayret-i şahenşeh-i azam a köpek

Hak götürdü arabı gitti hele dünyadan
Kim götürse akabince seni bilmem a köpek

File nacar meger yükledeler tabutunu
Çekemez cife-i murdarunu adem a köpek

Filler de çekemezse ne acep laşeni kim
Var mı bir sencileyin div-i mülahhem a köpek

Sen soysuz eşek ol Kirli o... yaraşur
Bindürüp sırtına teşhir edersem a köpek

(Siham-ı Kaza'dan)

Siir
Asagidaki siir, edebiyat tarihimizin saygin sahsiyetlerinden Sümbülüzade Vehbi Efendi'nin müstesna bir eseridir. Siirin hikayesi de söyle: Bir gün padisah Vehbi Efendi'yi yanina çagirir ve: "Bana öyle bir siir yaz ki bir misrasini okuyunca içimden seni öldürmek, bir sonrakini okuyunca ise ödüllendirmek gelsin" der.

Azm-u hamam edelim, sürtüstürem ben sana,
Kese ile sabunu, rahat etsin cism-u can.
* * *
Lal-u sarap içurem ve islatip geçirem,
Parmagina yüzügü, hatem-i zer drahsan.
* * *
Egil egil sokayim, iki tutam az midir?
Lale ile sümbülü kakülüne nevcivan.
* * *
Diz çökerek önüne ilik ilik akitam,
Bir gümüs ibrik ile destine ab-i revan.
* * *
Salinarak giderken arkandan ben sokayim,
Ard etegin beline, olmasin çamur aman.
* * *
Kulaklarindan tutam, dibine kadar sokam,
Sahtiyenden çizmeyi, olasin yola revan.
* * *

Öyle bir sokayim ki, kalmasin disarda hiç,
Düsmanin bagrina, hançerimi nagehan.
* * *
Eger arzu edersen, ben agzina vereyim,
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman.
* * *
Herkese vermektesin, bir de bana versene,
Avuç avuç altini, olsun kulun saduman.
* * *
Sen her zaman gelesin, ben Vehbi'ye veresin,
Esselamun aleyküm ve aleykümesselam.

Sümbülüzade Vehbi Efendi

29/7/2007

bedahşan ili ve yüreğim

Bedahşan ili ve yüreğim

Sen çık ve salın, gün akşamlıdır
Tükeniyor, yok oldu bile sevgi
Yazılsın tarihi ve sezilsin
Sonlanışı aşkın, artık o yok ki...
Öyleyse gülüm, neye yarar bilim;
Ezelden ölümün ettiği zulüm,
Granit kayalara kazılsın.
Umardık yüreğimizin yazıtları,
Yâni o kayalar, bir de kanımız,
Bir gün lâl olur Bedahşan?da.

Ah kuzu, bıçak hep senin boynuna
Kirlenmiş çöllerde şimdi Leylâ...
Teneke kutu ve çöpler yanında,
Yüreğimiz lâl olmaz asla.

Yeridir, bu yürek şimdi ezilsin,
Yazılsın tarihi ve sezilsin...
Bir zaman vardı, şimdi yok sevgi
Sen çık ve salın, şunu da bil ki,
Küskün gider gidenler yer altına
Nice gevher bedenler çürüdüler
Gevher canlar imiş, parlıyor hâlâ
Tek sahipli ve çok yüzlü bir tebessüm
Özlem ve buluşmalar hep onunla.

Ben kınanma hırkasını kendim giydim eğnime

Sağtöre kadehini taşa çaldım kime ne
Bu kimi ilgilendirir Beyefendi?
Çünkü nice beden, gevher misâli
Arzın sandukasına kondu.

Ah çık ve salın ki gün akşamlıdır
Dilim ise lâl olacak yakındır
Ama yüreğimin kanı ve kayalar,
Lâl olmayacak Bedahşan?da...
Of kuzu, bıçak hep senin boynuna
Sen çık ve salın, gün akşamlıdır.

 

hüsrev hatemi


23/7/2007

kitap

"Hikmet onda, marifet onda hakîkat ondadır

Hasılı sermâye-i dünya ve dinimdir kitâb

Sıklet onda, harcama onda, sarf-i nakd ondadır

Hâsılı iptilâ-yı ömr ü hayatımdır kitap."

 

11/5/2007

muhibbi'den gazel

Muhibbi'den gazel

 

Bilmedim ahvâlimi gerçi ne hâl üstündedir
Şol kadar bildim nefs ile cidâl üstündedir
Fikri zikri âşıkın gerçi visâl-ı yârdir
Lîk hiç mümkün değil, fikri muhâl üstündedir
Gözleri dolmayanın âhir dolar toprağ ile
Hâce-i dünya gibi kim fikr-i mal üstündedir
Ölmez ol kim anıla adı anun iylik ile
Tâ kıyamet anılır ol kim kemâl üstündedir
Fahr-i âlem bakmadı dünyaya fakr etti kabûl
Ol mübarek cismine bak gör ki şal üstündedir
Korkarım ki gark ede bir gün beni seylâb-ı eşk
Kaldı hayrette Muhibbî sanki hâl üstündedir

Bu gazel Kanunî'ye ait. Osmanlı hükümdarları içerisinde en hacimli divanın sahibi (1) ve bütün Divan Edebiyatı içinde de en çok gazel yazan şair sultana. Şöyle diyor bütün bilgeliğiyle: Gerçi gidişatımın ne durumda olduğunu bilmedim; ama şu kadarını bildim ki nefis ile çekişme halim devam ediyor (Daha ne istiyorsun koca hünkar İ.P.).

Gerçek âşıkın fikri de zikri de Sevgili'ye kavuşmadır; lakin bu hiç mümkün görünmüyor. Çünkü bu fikir temelsizdir (yani sevgiliye kavuşabilen âşık görülmemiştir).

Kim ki cihan bezirganı gibi mal-mülk fikri ile yaşamaktadır, mal onun gözünü doyuramaz; ama sonunda toprak doyurur.

Adı iyilik ile anılan kişi asla ölmez; kim ki kemâl (olgunluk) üzerine yaşar, adı ta kıyamete kadar kalır.

Alemin övüncü olan Hz. Peygamber, dünyaya dönüp bakmadı ve fakr halini kabul etti. Nitekim (ipeklerin değmeye can attığı) mübarek bedenine baksan, kuru bir şal üstünde görürsün. (Efendiler Efendisi'nin "Fakrım fahrimdir / Fakirliğimle övünürüm" mealinde bir hadisi vardır. Buradaki fakirlikten kasıt muhtemeldir ki zengin olup da fakir gibi yaşamaktır.)

Gözlerimden akan yaşların seli bir gün beni (sürükleyip denizinde) boğacak diye korkuyorum. Muhibbî bu işe hayrette kaldı, galiba (şu an) hâl üstündedir.(Tasavvufta kendinden geçişi temsil eden hayret makamı sufinin hâl ehli olması anlamına da gelir.)

Doğrusu bir hükümdarın onca nimet içinde yaşarken böyle duyarlı ve mahviyetkâr şiir yazması ibrettir. Yahut şöyle denilmeli; yönetici makamında olanlar bu söylenilenler çerçevesinde hareket ederlerse kendileri iki cihan saadetine erdikleri gibi memleketleri de yükselir gider. Kanunî devletinde olduğu gibi.

***

(1) Muhibbî Divanı'nın günümüz diliyle çeviri yayını 1000 Temel Eser serisinden çıkmış olup Doç. Dr. Coşkun Ak tarafından yayınlanmıştır. (Ankara, 1987; 875 s.) Divan orijinal harfleriyle ilk önce II. Mahmud'un kızı Adile Sultan'ın himmetiyle yayınlanmıştır. (Dersaadet, 1308 h. / 1890, 236 s.) Divanın Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde 3873 numara ile kayıtlı olup Karamemî tarafından tezhiplenen nüshasının tıpkıbasımı Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. (Ankara, 2001, 30 s. + 280 yaprak) Divanın son tıpkıbasım yayını ERDEMİR (Ereğli Demir Çelik TAŞ) tarafından ve hiçbir fedakarlıktan kaçınılmayacak şekilde yapılmıştır. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi 5476 numarada kayıtlı bu nüshanın her sayfası, saray nakkaşı Karamemî tarafından farklı motifler kullanılarak tezhiplenmiş, yine saray hattatı Mehmed Şerif Efendi tarafından ta'lik hat ile yazılmıştır. Bizzat Kanuni'nin kendine ait bir nüsha olarak özenle hazırlatılan divan, ERDEMİR tarafından da şeker-renk kağıdına varasıya kadar özel bir itina ile prestij yayını olarak 1000 adet basılmıştır. Bu baskıyı elinize aldığınızda, Batılıların Kanunî'ye neden "Muhteşem" dediklerini pek çok bakımdan anlıyorsunuz. Türk kültürüne böylesine önemli bir hizmetle katkıda bulunan ERDEMİR'in sayın ilgilileri Abdullah Şener ile İsmail Bayazıt'a yürekten teşekkürler.

Bir de küçük hatırlatma: Divan o kadar aslına benzetilmiş ki sertablı, miklepli, şemseli, şirazeli cildi ile bir Kur'an görüntüsü kazanmış. Hatta mahfaza ciltbendine varasıya kadar. Kur'an'a benzememesi için hiç olmazsa cildinin orijinali taklid edilmeseymiş!..


Ya kale düşer ya başın!..

Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferine giderken (1514) Bayburt kalesini kuşattırmış, ancak kale çok sağlam olduğu için bir türlü fetih müyesser olmamıştı. Muhasara kumandanı Bıyıklı Mehmed Ağa, her gayreti gösterip, her tedbiri almış olmasına rağmen Yavuz'dan kendisine şu yolda bir pusula gelmesine mani olamamıştı:

-Mertlik zamanı, kahramanlık sırasıdır. Ya kale düşer, ya başın!..

Gerçekten de Mehmed Ağa elinden geleni ardına koymuyordu. Hünkardan gelen mesaj moralini de bozmuş olmalı ki hiddetlenip,

-Beni hepiniz bilirsiniz ağalar; din ü devlet için gayret göstermekten, can vermekten asla ictinabım yoktur. Tek Huda bu yolda ölmeyi nasip etsin. İlla ki kale pek sağlam. Benim başım düşmekle kale düşecekse siz şahit olun başımı vermeye hazırım. Varın, hünkara böylece bildirin.

İki gün sonra kale düştü. Yavuz Sultan Selim müjdeyi alınca gülerek şöyle dedi:

- Bıyıklı'yı zaten de bilirdik a, mektubumuz biraz ağırca düştü. Kendisini vezir edindim, varın şimdi de ona bildirin.


BERCESTE

Ya ver bana mihnetimce tâkat
Ya tâkatım olduğunca mihnet

Fuzulî

Rabb'im!. Ya çektiğim sıkıntılara göre
bana güç ver; ya gücüm yettiği kadar sıkıntı!..

09 Şubat 2006, Perşembe

İSKENDER PALA

22/3/2007

hafız edhem ve edebi anlayışı

HÂFIZ EDHEM’İN ŞİİRLERİ VE HALK EDEBİYÂTI

 

            Bir milleti şekillendiren unsurlardan biri de yetiştirdiği şahsiyetlerdir. Hatta bazen öyle olur ki bir tek şahıs bir milleti temsil etme gücüne sahip olur. Bilhassa sanatkâr şahsiyetler bu insanların başında gelir. Sanatın önemli bir kolu olan edebiyatta da durum aynıdır.

             Bir milletin edebiyatı hakkında hüküm verebilmek için, bütün edebî şahsiyetlerin objektif kıstaslar esas alınarak her yönüyle değerlendirilmesi gerekir. Bu açıdan bakıldığında mensubu olduğumuz toplumda henüz üzerine hiç söz söylenmemiş nice insan olduğunu görmekteyiz. Elbette bunda son yüzyılın henüz durulmamış, sakinleşmemiş olmasının, bir başka ifadeyle, olayları üzerinden henüz yeterli zaman geçmemiş olmasının büyük etkisi vardır. Çünkü son yüzyılda yaşanan olaylar hâlâ günümüzü etkilemekte ve bakış açıları da buna bağlı olarak değişebilmektedir.

            Bu ve benzeri mülahazalarla üzerinde durulmayan, te’lif ettiği eserleri devrinde birkaç baskı yaptığı halde unutulan edebî şahsiyetlerden biri de Rizeli Hâfız Edhem Mollaömeroğlu’dur. Bu tebliğde onun kısaca hayatı, edebî şahsiyeti, fikirleri ve ayrıntılı olarak da onun şiirlerinin halk edebiyatı ile ilişkisi üzerinde durulacaktır. **

 

            1. Hayatı

 

            Şiirlerinde mahlas olarak “Hâfız” ve “Hâfız Edhem”i kullanan Hâfız Edhem Mollaömeroğlu (1910-1994)’nun asıl adı Edhem Güler’dir.

 

            Ceddim şuerâdır, hem ehl-i hüner

Şöhretine Molla Ömer derdiler,

Din İslâm yoluna can terk ettiler,

Ben de o nesilden geldim cihâne[1]

 

mısralarından “Mollaömeroğlu” lakabının sebebi anlaşılmaktadır.

            İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin Hafız Edhem Divanı Gönüller Açar adlı eseri hakkında verdiği karar metninde hayatıyla ilgili şu bilgiler yer almaktadır: “Babasının adı İsmail, annesinin adı Ümmügül’dür. 1328 (M. 1910) yılında Rize ilinin Kavaklı mahallesinde dünyaya gelmiştir. Okur yazar, evli ve beş çocuğu vardır. İnşaat işleriyle uğraşmaktadır.”[2]  

            Kavaklı Mahallesi Camii’nde annesinin istek ve yardımıyla küçük yaşta hâfızlığını tamamlayan, daha sonra aynı camide kısa bir süre fahrî imamlık da yapan Hâfız Edhem, İstanbul İskender Paşa Camii’nde Arapça ve tefsir derslerine devam etmiş, Eyüpsultan’da Abdülhakîm Arvasî Hazretlerine intisap etmiş, manevî feyz almıştır.

            1957 yılında annesinin vefatında cenaze başında irticâlen “Valideme Mersiye” adlı şiirini okur. Dinleyenleri duygulandıran ve hüzünlendiren bu şiirle şâirliğe adım atar.

            İlk kitabı Gönüller Açar 1961 yılında yayınlanır. Daha sonra sırasıyla Hâfız Edhem’den Şirin Sözler  ve Hâfız Edhem’den Hakikatler Hicivler adlı kitapları çıkar. Hâfız Edhem yayınladığı eserleri sebebiyle yargılanmış, davası beraatle sonuçlanmıştır. Mahkemeye verilen kitapları ile ilgili davanın kararı  Hafız Edhem Divanı Gönüller Açar adlı kitabın sonuna konulmuştur (s.236). Hafız Edhem’den Hakikatler Hicivler adlı eserinin kapağında da “Bu eser savcılık kontrolünden geçmiştir” cümlesi yer almaktadır. Hak Söz adını verdiği ve Erzurum’da Zafer Ofset’te bastırdığı, öğüt muht*******ı küçük hacimde sekiz ayrı kitabı ve dinî nasihat ihtiva eden kasetleri vardır. Kitapları birkaç baskı yapmıştır. Adı geçen üç eserinden yaptığı seçmeleri Üç Eser adı altında yeniden neşretmiştir.[3]

            12 Eylül 1980 darbesinden sonra Devlet Başkanı Kenan Evren’e “Devlet Başkanına Nasihatler” içeren bir mektup gönderir, bu mektup sebebiyle Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanır ve beraat eder.

Sarraflık, saraçlık, tuhafiyecilik ve daha çok da inşaat işleriyle kazancını temin eden Hafız Edhem 20 Aralık 1994’te vefat etmiştir, Rize’de medfundur.

 

2. Edebî şahsiyeti

 

            Fransız edebiyat tarihçisi Hippolyte Taine, bir edebî şahsiyetin “ırk, muhit, an” kavramlarıyla izah edilebileceğini belirtir. Tenkitler de yöneltilmiş olan bu görüşe göre bir sanatkâr, eserinde; mensubu olduğu milleti, içinde yetiştiği çevreyi ve yaşadığı devri yansıtır. Bir yazar/şairin de edebî şahsiyeti bu üç etkenle şekillenir.[4] 

            Şiirlerinde millet adına, yani Türk kelimesine sıkça rastlanır. O milletiyle, ecdadıyla iftihar etmektedir. Ancak bir hususu belirtmek gerekir ki Hâfız Edhem, milletinin İslam dinine hizmet ettiği dönemler ve idarecileri ile gurur duyar. Bir başka ifadeyle o, İslama hizmet ettiği sürece milletiyle övünür. Aksi yönde bir manzara onu hırçınlaştırır, mısraları keskin birer eleştiriye dönüşür. Aşağıda fikirleri anlatılırken birkaç dörtlüğü örnek olarak alıntılanan “Mukaddeme” şiiri, bu duygularını dile getirdiği dikkat çekici manzumelerinden biridir.

            Muhit açısından bakıldığında onun Rize’de yetiştiği anlaşılmaktadır. Kitaplarının kapağında “Hâfız Edhem Mollaömeroğlu” isminden sonra “Rize’li” ibaresi mutlaka yer alır. Bu kayıttan kendisinin bir “Rizelilik” şuuruna sahip olduğu fark edilir. Ancak o, mekandan çok o mekanda yaşayan insanların manevi dünyalarının selameti ile ilgilenir. Bu yüzden onun şiirleri arasında, bir şahsın, yerin veya nesnenin güzelliklerinin anlatıldığı “güzelleme” türüne örnek olacak müstakil bir şiire rastlayamayız. Yalnız Fâtih Dersiamlarından ve Rize Müftüsü Yusuf Karaalioğlu’nun[5] “Rize’de şâir var mıdır” cümlesine gönül koyan Hâfız Edhem, Rize’den çıkan değerleri ve Rize’nin güzelliklerini sıralar.[6] 

            Annesinin cenazesi başında, ilk defa ve irticalen söylediği “Valideme Mersiye” ağıtından, Hâfız Edhem’in tahsilinde annesinin önemli bir yeri olduğu ve onun teşvikiyle hıfzını tamamladığı anlaşılıyor:

 

Beni baktın nazlı nazlı

Hem okuttun gayet hazlı

Sana olsun Hakk’ın fazlı

Cennet hatunu ol anam

 

Hocama ederdin hürmet

Hâfiz’ime etsin şefkat

…….

Hıfzı sen yaptırdın bana

Minnettarım elbet sana[7]

 

            Hâfız Edhem düzenli bir dini tedris görememiştir. Ankara’da bir müddet bir müftüden sarf, nahiv, izhar dersleri almış, “âmili mâmulü çabuk bellemiş” fakat ama işi uymadığı için derslerine devam edememiştir:

 

Ankara’da bulundum işde bir müddet,

Bir müftünün dersine eyledim dikkat,

O zat-ı muhterem eyledi himmet,

Başladım sarf, nahiv, izhar dersine.[8]

 

Tahsil aldığı en önemli şahsiyet Rize Müftüsü ve Fâtih Dersiâmlarından Yusuf Karaalioğlu’dur. Aynı şiirin devamından hadis, ilm-i kelam, cemülhakâyık gibi derslere devam ettiğini, Bostan ve Gülistan’ı hocasından dinlediğini anlıyoruz.

            Onun manen yetişmesinde ve tasavvuf ile hemhal olmasında ise yukarıda da belirtildiği gibi Abdülhakim Arvasî’nin dikkate değer bir etkisi olduğu muhakkaktır. Birçok manzumesinde bu ismi saygıyla zikreder:

 

Hafız Edhem senin şeyhun Abdülhakîm ki, bir Ceyhun

Niçin sen çok gerideydun, desen Mevlâyı Mevlâyı[9]

 

            Çok heveslendim tarîk-i Nakşibendî râhine,

            Murşid-i kâmil izini tutamadım nideyim?

……

Abdülhakîm gibi bir zatı bana etmiş nasîb

Baka baka nur yüzüne doyamadım nideyim

 

            Mürşid-i kâmil idi bil hem de evlâd-ı Resûl

Onun sürisine kıtmir olamadım nideyim? [10] 

 

İntisab etmişim Abdülhâkim’den,

Onun sürüsünün kıtmırıyım ben.

Kervan ilerledi geri kaldım ben,

Şaşırdım yolumu düştüm yabane

…………

Abdülhâkim’in de öpmüş destini,

Mensubum onun tarikatine[11]

 

            Bu mısralardan Nakşibendî tarikatine mensup olduğu anlaşılan Hâfız Edhem, Kur’an ilmi ve İslam dini için samimi gayret gösterdiklerine inandığı iki ismi de özellikle zikreder. Bunlardan biri Bediüzzaman Said Nursî[12], diğeri de Hüseyin Hilmi Tunahan’dır.[13] Bu iki ismin şahsiyet ve hizmetlerine hasrettiği müstakil manzumeler kaleme almıştır.

            Mahlas olarak çoğunlukla Hâfız Edhem’i, bazen de Hâfız’ı kullanır. Mahlassız manzumeleri de mevcuttur.             Şiirlerinin çoğu aslında uzun manzumelerdir. Bu durum, söylemek adına içinin ne kadar dolu olduğunu, ayrıntılara ne kadar dikkat ettiğini gösterdiği gibi Doğu Karadeniz’e has rahat söyleyiş ustalığının da bir işaretidir.

Hafız Edhem, şiiri bir meram ifade etme, tebliğ ve ikaz vasıtası olarak görür. O kadar ki mahkemeden beraatini bile uzun bir manzume ile talep etmiştir:

 

Ey adalet meclisinin muhterem hâkimleri!

Dinleyin bu abd-i âcizi hakîr-i kemteri.

Tûl-i ömürler size versin Hüdâ-yı Lemyezel;

Bu divânda adaletli görüyorum sizleri.

 

İki yıldır bu kapıya ben gelip gitmekteyim,

Maddî kuvvet kalmadı artık daha ben nideyim?

Bitirin bu mahkemeyi size dua edeyim;

Yaşım altmış, saç ağarmış, zindana mı gireyim?

 

On ikinci seferimdir Rize’den İstanbul’a;

Cebimizde on kuruş var, onu da verdik yola.

Ya biraz daha sürerse o zaman hâlim n’ola,

İnşallah bu seferki mahkememiz son ola.

………………………………………..

Bir eser yazdım ki, manzum hem siyâsetten beri,

Biliniz ki kanuna hiç dokunacak yok yeri

Tenkit ettim fâsık u fâcirleri, zındıkları

İllâ ırz düşmanını, hâinleri, zâlimleri.

 

Kimsenin şahsını aslâ kastedip zikretmedim,

Kanunun tek bir kılını bilerek incitmedim,

Kendi kanaatime ben kötü yola gitmedim,

Bu kitabı mahkemeye verirler fikretmedim.

 

Muhterem hâkimlerim, sondur bizim müdâfaa,

İstemem meclisinizi daha fazla yormağa,

Bu kitabı her okuyan, sizlere etsin duâ,

Ömrüm oldukça ederim ben de sizlere duâ.

 

Bu makamda kimse kalmaz hep gelip geçmekteyiz,

Marifettir  kim  geride  bırakırsa  iyi  iz,

Dâimâ rahmetle onu biz de yad etmekteyiz,

Son olarak bir beraat hem talep etmekteyiz.[14]

(Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün)

 

Hafız Edhem’de mahallîlik kendini en çok kelimelerin telaffuzunda belli eder. Kendisi de bunun farkındadır:

Vezin bozulmasın diye hurufat

Nice elif yaya kalb oldu bizzat          

 

Gelir derken gelur yazdık yerine

O mısralar ki uysun birbirine[15]

 

Hâfız Edhem, şiire dinî, manevî bir görev yükleyen şâir olarak -her ne kadar “Niyâzî, Yunus’la aşık atamam”, “Şair sınıfına ben de karışsam”[16] mısralarında kendini yeterli bulmadığını ifade etse de- aruz ve hece vezinlerinin farklı kalıplarını kullanarak çok sayıda manzume yazması, Yunus Emre tarzında söylemeye çalışması, dinî-tasavvufî konuları işlemesi ile dînî-tasavvufî halk edebiyatının, bir başka ifade ile din ve tekke edebiyatının XX. yüzyıldaki edebî şahsiyetlerinden birisi olarak edebiyat tarihimizdeki yerini almıştır.

 

            3. Fikirleri

 

            Hâfız Edhem’in şiirlerinde dile getirdiği fikirleri; dînî, millî ve siyasî olmak üzere üç gruba ayırmak mümkündür:

            Esasen bu üç başlığı onun şiirlerinde birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Birinci önceliği dindir. Milletin bekasını İslam dininin hakkıyla yaşanmasında gördüğü için diğer fikirler de bu başlık çerçevesinde mütalaa edilebilir. Divanlarda mutlaka yer alan tevhid, naat, münacat gibi şiir türleri Hafız Edhem’in kitaplarında da hemen göze çarpar. Ancak bunlar bir divanda olduğu gibi mürettep değildir. “Gönüller Açar”ın “İçindekiler” kısmına bakıldığında “Ahlak Faslı” (s. 13), “Kasideler” (s. 52), “İlahî Şiirler” (s. 67), “Münacat” (s. 70), “Na’t-ı Resulullah” (s. 72), “Tasavvuf” (s. 88), “Yunusleyin” (s. 92), “Tevhid” (s. 93) ve diğerleri onun şiirlerinde hangi fikirlerin dile getirildiği hususunda yeterince fikir vermektedir.

            Hâfız Edhem’de millî duygular oldukça kuvvetlidir. Milletinden, ecdadından ve millî mefahirinden bahsederken onun mısralarındaki ses tonu yükselir. “Mukaddeme” şiiri şu dörtlükle başlar:

 

Aziz ve muhterem Müslüman Türkler

Bir nazar kılınız işbu divana

Türkün şerefine yazdım gör neler

Bu bir armağandır aklı olana

 

Elli iki dörtlük tutan bu uzun manzumenin diğer bir dörtlüğünde de tarih-Türklük ilişkisini dile getirir:

 

Türk’ün tarihine ediniz dikkat,

Bakın ecdadımız nasıl bir millet,

Bize yakışmaz asla bir zillet,

Kahraman gelmiştir Türkler cihana.[17]

 

            Şu beyitler onun değerlerimize bakışını açıkça yansıtır:

 

            Üç şey için insan canını verur

            Hem seve seve buna razı olur

 

            Biri nâmus, biri din, biri vatan,

            Feda olur bunların yolunda can.[18]

           

            Onun nazarında dinle millet sanki bir bütündür. İdarecilerin yapmış olduğu icraatları din aleyhine olarak değerlendirse de o devlete, dine, Türk Milletine daima duacıdır:

 

Allah bu devleti dâim eylesin

Bol bol bereketler ihsan eylesin

Ehl-i İslâma da nusret eylesin

Bir z******* vermesin Türk Milletine[19]

 

Yaşadığı dönemde içinde bulundukları perişan hali değerlere sırt çevirmenin bir sonucu olarak gören Hâfız Edhem, “Tarihten Örnekler” başlıklı silsile manzumelerde İslam ve Türk tarihinden iftihar tabloları sıralayarak ibret almayı öğütler. Örnek şahsiyetler olarak başta Hz. Muhammed olmak üzere din ve tasavvuf büyüklerini isim isim zikreder, Türk tarihinin parlak sayfalarından örneklerle devam eder, son olarak “Mehmetçik”in Kore’de gösterdiği kahramanlığı över ve bu tablolardan ibret almamızı tavsiye eder.[20]

            Hoş nasihatte bulunmanın âlimler için bir görev olduğunu düşünerek bu mısraları kaleme aldığını belirten Hâfız Edhem, demokrasi, devlet, millet ve orduyu yüceltir:

 

            Türkiye’de var ise demokrasi,

Elbette buna da var müsaadesi.

 

Türklerin şerefine yazdım bunu

İşte budur diyeceğim sonu.

 

Devlete millete gelmesin zevâl,

Ordumuz günden güne bulsun kemâl.

 

Yârabbi düşmanları kahreyle Sen!

Ehl-i İslamı muzaffer eyle Sen.[21]

 

            Hâfız Edhem, çeşitli gazetelerde neşrettirdiği şiirleri sebebiyle -yukarıda da belirtildiği gibi- yargılanmıştır. Kendisine rejimi değiştirme suçu isnat edilmiş o da herhangi bir gruba, partiye üye olmadığını; nüfuzunun ve gücünün olmadığını ileri sürerek kendisini savunmuş, neticede beraat etmiştir. Onun siyasî görüşleri, siyasî kimliklerin lehinde veya aleyhinde yazdığı şiirlerdedir. Bu tür şiirlerindeki hareket noktası da İslam dini ve onun yaşanmasıdır. Mektup tarzı bu şiirleri, başta zamanının cumhurbaşkanları olmak üzere her kademeden yetkiliye yazmaktan da çekinmemiştir. Bu tür şiirler çoğunlukla Hâfız Edhem’den Hakikatler Hicivler  adlı eserindedir.

 

            4. Hâfız Edhem’in Şiirleri ve Halk Edebiyâtı

 

            Şiirlerine bakıldığında Hâfız Edhem’i bir Divan Edebiyatı veya Yeni Türk Edebiyatı şâiri saymak zordur. Eğer bir müstakil alan olarak düşünülürse Dinî-Tasavvufî Edebiyat şâiri denilebilir. Ancak henüz bu adlandırma genel kabul görmüş değildir. Hâfız Edhem gibi belli bir tahsil gören ancak eserlerini geniş halk kitlelerinin istifadesine sunan şahsiyetler, daha çok halk edebiyatının bir kolu olan tasavvufî halk edebiyatı içinde değerlendirilirler. Bu bakımdan Hâfız Edhem’i de bu kategoriye dahil etmek gerekir kanaatindeyim. Pek çok şiiri de şekil bakımından Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Niyazî-i Mısrî ve diğer mutasavvıf şairler çizgisindedir. Aşağıda bu çizginin karakteristikleri örnekleriyle sunulacaktır.

            Halk edebiyâtını; anonim halk edebiyâtı, âşık tarzı halk edebiyâtı ve tasavvufî halk edebiyâtı olmak üzere üç kola ayırmak genel kabul görmüştür. Ancak bu tasnife yapılan itirazlar da söz konusudur. Sâim Sakaoğlu halk edebiyâtı kavramını folklora dahil etmek ve anonim halk edebiyâtı için kullanmak; âşık tarzı ve tasavvufî halk edebiyâtını da sahibi belli verimler olarak edebiyâtın içinde müstakil dallar olarak değerlendirmek gerektiğini ileri sürer.[22]

            Hâfız Edhem’in nazmında halk edebiyâtının -âşık tarzı ve tasavvufî halk edebiyâtı adı verilen- iki kolu karşımıza çıkar. Bu iki kol da çeşitli tür ve şekillere örnek olabilecek şiirlerle kendini gösterir.

           

4.1. Şiirlerinin şekil yönü

 

            Şiirde şekil denilince dış unsurlar akla gelir. Bunlar kafiye, redif, durak, vezin, nazım birimi ve nazım şeklidir.

İslâmın kabulünden sonra Türk edebiyâtına Arap ve İran edebiyâtından beyit nazım birimi, aruz vezni, mesnevî ve gazel tarzı nazım şekli girdi. Bunlardan mesnevî tarzı nazım şeklinde her beyit kendi içinde kâfiyeli olduğundan uzun manzumeler yazmaya imkân tanımaktadır. Dolayısıyla Müslüman Türklerin ortaya koyduğu ilk şiirlerde dörtlükle beyti, hece vezni ile aruz veznini yan yana görmeye başladık. Ahmet Yesevî ve Yunus Emre’nin şiirlerinde de bunu gözlemleriz. Hatta o kadar ki bazen aruzla yazılmış olan musammat bir şiir şeklen beyitler hâlinde yazılmış gibi görünürken iç kâfiyelerden bölündüğünde dörtlük haline gelebilmekte; fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbıyla yazılmış bir şiir, vezindeki arızaların çokluğu sebebiyle hece vezninin 11’li kalıbına dönüşebilmektedir.

Hâfız Edhem’in şiirlerinin şekil yönünü Türk Halk Edebiyâtı açısından değerlendirmek istediğimizde bu hususları dikkate almak gerekir. Aşağıdaki şiir üzerinde bu hususları daha görünür hale getirebiliriz:

 

TEVHİT

Ey mü’minler diyelim: Lâ ilâhe illellah,

Gelin tevhid idelim: Lâ ilâhe illellah.

 

Kalbimize nur gelir, gönlümüz ferehlenir,

Cana bir huzur verir: Lâ ilâhe illellah.

…..

Her gireriz mescide, başlayalım tevhide,

Hafız Edhem durma de: Lâ ilâhe illellah.[23]

 

            İlk iki ve son beyti buraya alınmış olan yirmi beyit uzunluğundaki bu manzume hece vezninin 14’lü kalıbıyla yazılmıştır. Bu haliyle durakları 7+7’dir. Ancak bu şiiri dörtlük olarak da yazmak mümkündür ve o takdirde vezni 7’li, durakları 4+3 veya 3+4 olacaktır:

 

Ey mü’minler diyelim:

Lâ ilâhe illellah,

Gelin tevhid idelim:

Lâ ilâhe illellah.

 

Kalbimize nur gelir,

Gönlümüz ferehlenir,

Cana bir huzur verir:

Lâ ilâhe illellah.

.....

Her gireriz mescide,

Başlayalım tevhide,

Hafız Edhem durma de:

Lâ ilâhe illellah.

 

            Dörtlüklerin sonundaki Lâ ilâhe illellah ibaresi mısra halinde rediftir. Şiirin tamamına bakıldığında redif ağırlıklı olduğu görülür. Hâfız Edhem’in şiirlerinin şekil yönünü aruz vezni ile yazılmış bir başka manzumesiyle de örnekleyebiliriz:

 

                        NAT-I RESULÜLLAH

Senin dergâhına ben bir gedâyım Yâresulellah

Dilerim ki meded senden bulayım Yâresulellah

Sen ol bir nûr-ı Yezdansın iki âlemde sultansın

Nazar kıl ben de nurunla dolayım Yâresulellah

…..

Bütün ümmet ki mahşerde sırat mizan olan yerde,

O dar günde seni nerde bulayım Yâresulellah

Hâfız Edhem senin benden ümidim kesmezem senden,

Yüzüm kara günahımdan nolayım Yâresulellah[24]

           

            Bir önceki şiir tasavvufî edebiyatın türlerinden “tevhid” iken bu şiir ise bir başka tür olan naattir. İlk iki ve son iki beytini aldığımız bu on beyitlik manzume, aruzun mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün kalıbıyla yazılmış musammat bir naattir. Bu şiir de iç kâfiyelerinden bölündüğünde dörtlük haline gelir. (Şiir aslında beyitler halindedir ancak kitaba dörtlükler şeklinde yazılmıştır):

 

Senin dergâhına ben bir

Gedâyım Yâresulellah

Dilerim ki meded senden

Bulayım Yâresulellah

                       

Sen ol bir nûr-ı Yezdansın

İki âlemde sultansın

Nazar kıl ben de nurunla

Dolayım Yâresulellah

…..

Bütün ümmet ki mahşerde

Sırat mizan olan yerde,

O dar günde seni nerde

Bulayım Yâresulellah

 

Hâfız Edhem senin benden

Ümidim kesmezem senden,

Yüzüm kara günahımdan

Nolayım Yâresulellah

 

 Her dörtlükte ilk üç mısra kendi arasında kâfiyeli son mısralar da birbiriyle kâfiyelidir. Bu kâfiye örgüsü âşık tarzı halk şiirinin geleneksel sekiz heceli koşma yapısını yansıtmaktadır. Bu şiirde “-ayım Yâresulellah” redif, diğer koyu harfler de kafiyedir. Bilindiği gibi halk şiirinde kuvvetli kafiyeler de olmakla birlikte genellikle tek ses benzerliği kafiye için yeterli görülür. Bazen de mısra sonlarında sadece redifle yetinilir. Yukarıdaki örnek metinlerde de bu durumu müşahede ediyoruz.

            Hâfız Edhem’in hece vezni-dörtlük ve aruz vezni-beyit ikilisiyle yazdığı çok sayıda şiiri olduğunu; serbest vezinle veya beyit-dörtlük dışında bir nazım birimiyle şiir yazmadığını da belirtelim. Ancak kitaplarında özellikle aruz vezni ile yazılmış iki beytin birleştirilip dörtlük haline getirildiğini görüyoruz. Bu durum kendi tercihi midir yoksa mürettip hatası mıdır anlaşılmıyor.

            Hâfız Edhem’in şiirlerinin şekil özelliklerinden biri de destan tarzında uzun şiirler kaleme almasıdır. Bunda mesnevi tarzı nazım şeklinin, kafiye yapısı itibariyle uzun manzumeler söylemeye imkân vermesi büyük rol oynar. Şirin Sözler adlı kitapta “Kitap Hakkında” (s. 3), “Münacat” (s.15), “Nasihat” (s.19), “Komşuluk” (s.25), “Perişan Halimiz” (s.29) başlıklı çok beyitli şiirler, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inin, İbrâhim Edhem gibi tasavvuf büyükleri hakkında yazılan manzum menkıbelerin etkisini gösterdiği gibi; çok sayıda dörtlükten meydana gelen uzun manzumeler de âşık tarzının etkisine bir işarettir.

            Hâfız Edhem’in şiirlerinin sadece şeklinde değil, muhtevasında da halk edebiyatını gözlemleriz.

 

4.2. Şiirlerinin Muhtevası

 

            Halk edebiyâtında tür adları şiirlerin muhtevasını belirtir. Bir başka ifadeyle şiirlerin tür adı, dile getirilen konuyla ilgilidir. Halk edebiyâtının yukarıda bahsettiğimiz üç dalında ağıt, destan, güzelleme, koçaklama, taşlama, öğütleme (nasihatname), övgüleme (mehdiye, kaside, fahriye) gibi anonim ve âşık tarzı türlere; tevhid, na’t, münâcat, nutuk gibi dinî-tasavvufî türlere örnek şiirler yer alır.

            Türk Halk Edebiyâtı’nın İslamiyet öncesi şiirinde tabiatın, aşk ve sevginin, kahramanlık, hasret ve gurbet duygularının, ölümün işlendiğini; Divanü Lügati’t-Türk’ten, eski yazıtlardan anlıyoruz. İslamiyetin kabulünden sonra şiirimiz yeni konularla zenginle